|
|
|
Erkek ve kadın
arasındaki ilişki toplumdan topluma değişir ve yüzyıllar boyunca
önemli değişikliklere uğramıştır. Çağdaş toplumlarda eş seçimi
büyük ölçüde duygusal etmenler tarafından belirlenir. Romantik
aşk ideali aile birimi içinde birlikte yaşamayla
özdeşleştirilir. Gerçekte de aile kurmanın pek çok avantajları
olmasına karşın kadın ve erkek bu beraberliği sürdürebilmek için
anlayışlı, nazik ve özverili olmak zorundadırlar. Günümüz
toplumunda boşanma, eskiye göre daha olağan karşılanmaktadır. |
|
|
|
Çağdaş toplumlarda,
ister bilinçli ister bilinçsiz olsun, erkek ve kadın arasındaki
ilişkide çok önemli bir rol oynayan ideal romantik aşk
sevecenlik birlikte olmayı istemek, bir şeyleri paylaşmak, eşine
sadık olmak gibi duyguların ve cinselliği de unutmamanın büyük
önem taşıdığı bir ilişkiler bütünüdür. Bir kadın ile bir erkek
arasındaki bu ilişkide aşk kavramı altında bir araya toplanan
unsurlar her şeyden önce kişisel duygulardır. Herkes aşkın ne
anlama geldiğini bilir ama aşkın gerçekten ne olduğu yüzyıllar
boyu her tür bilim adamı ve düşünür için bir sorun olmuştur. Aşk
kavramını genel geçerliliği olan terimlerle tanımlayabilmek son
derece güçtür. |
|
İnsanın kendi
toplumu çerçevesi içinde diğer toplumlara ilişkin genel
yargılarda bulunması çoğu kez sakıncalıdır. |
|
|
|
Üstelik
ilişkilerin tümü, söz konusu toplumda kabul edilen ideal ile
çakışmayabilir. Çağdaş toplumların dışındaki pek çok geleneksel
toplumda evliliğin aşk idealinin yerine getirilmesinden oldukça
farklı işlevleri öncelikle gerçekleştirdiğini söylemek
olanaklıdır. Birçok durumda evlilik, bir toplumda var olan
ilişkiler karmaşası içinde (çok önemli olmakla birlikte)
yalnızca bir bağdır ve sınırlı geçim araçlarının dağıtımında
önemli bir rol oynar. Bu durumlarda eş seçiminin bütünüyle
serbest olmaması anlaşılabilir bir olgudur. Ancak eş seçiminin
serbest olmaması zorunlu olarak erkek kadın ilişkisinin iyi
olmasını engellemez. Ayrıca bu toplumlarda da romantik aşk
idealinin hiç bir zaman bütünüyle olmadığı da söylenemez.
Eskiden Batı'da da evlilik ailece çözümlenmesi gereken bir
sorundur. Yaşamdaki birçok iyi şey gibi, aşk ideallerinin
gelişmesi de yalnızca yüksek sınıfların ilgilenmeye zaman
ayırabildikleri bir şeydi. Onlar için bile aşk ve evlilik iki
ayrı bütündü. Ancak 18. yüzyılda varlıklı burjuvazi aşk
ideallerini benimsedi ve evlenecek yaşa erişmiş bakirelere
ilişkin ahlaki kavramı geliştirdi. Kadının evlilikteki rolü bir
temele bağlandı. Toplumda kadının fiilen hiçbir söz hakkı yoktu
ama kendi duygularına dayanarak evlilik eşini seçmesi gittikçe
daha çok kabul edilmeye başlandı.
Sanayi
devriminin yarattığı toplumsal değişiklikler evlilik, boşanma,
aile, kadının konumu ve cinsellik gibi konulardaki görüşleri
değiştirdi. Bizim şimdi doğal olarak kabul ettiğimiz düzenleme
yavaş yavaş 20. yüzyıl başlarında oluşturuldu ve ancak İkinci
Dünya Savaşı'ndan itibaren gerçekten geçerlilik kazandı. |
|
Aşk ideali
insanların birbirleriyle yaşama biçimlerini büyük ölçüde
etkiler. Batı toplumlarında eşler küçük aile birimleri içinde
yaşarlar. Birbirlerine büyük ölçüde dayanırlar, bu büyük
yararlar sağlayabilir. Ancak bağımlılığın bu denli büyük olması
tedirginlik ve çelişki ikisinin de toplumsal sürece
katılabilmeleri gerekir. Evlendikten sonra erkekler her zaman
toplumun bir parçasını oluşturmuşlardır. Ancak evli kadınlar
için bu pek geçerli olmamıştır. Kadının rolünün büyük ölçüde
aile içinde olduğu kabul edilmiş diğer kişilerle kurulacak
bağımsız ilişkiler çoğunlukla diğer evli kadınlarla (kadın
çevreleri) sınırlı tutulmuştur. Kadın toplumsal açıdan erkeğe
eşit tutulmamıştır. Örneğin erkek uzun süre ailesinin reisi
olmuş evli kadınların dışarıda çalışmasına izin verilmediği için
kadınların bir meslek edinmeleri de amaçlanmamıştır. Oysa
serbest eş seçiminin vazgeçilmez bir koşulu eşitlik ilkesidir.
Günümüzde kadın özgürlükleri hareketinin arkasındaki itici
güçlerden birisi var olan toplumsal eşitsizlik ile eşitlik
ilkesi arasındaki çelişkidir. Özgürlük hareketleri erkek ve kız
çocukların ileride toplumda belli bir rolü benimsemelerini
sağlayacak bir biçimde yetiştirilmelerine dayanan belirli
rollere göre davranma biçimlerine kesinlikle karşıdırlar.
Erkeklerin cesur, akıllı, etkin olmaları ve kendilerini
geçindirecek bir uğraşa sahip olmaları gerekir; kadınları ise
hassas, duygusal, kararsız ve edilgen olmaları beklenirdi ve
onlara tanınan tek rol kendi aileleri içindeki rol idi.
Günümüzde bir
kadının aile içindeki rolünü çok kısıtlayıcı bulması halinde
başka bir yaşam biçimi seçmesine olanak tanınması gerektiği
gittikçe daha çok benimsenmektedir. Eğer çocuk sahibi olmak
istemiyorsa kendi mesleğini geliştirebilmeli ya da eşiyle
ailesini birlikte yürütebilmelidir. Bu durumda erkek aileye
bakım işini kısmen ya da tamamen üstlenir (rol değişimi). Çocuk
bakımının ve yetiştirmenin gerektirdiği uzun süre eşlerin toplum
içindeki etkinliklerini engellediği için gittikçe daha çok
sayıda çift, çocuk yapmamayı yeğlemektedir (isteğe bağlı
çocuksuzluk). |
|
Yakın zamana
kadar boşanma bir istisnaydı, ancak son yıllarda boşanmaların
sayısı giderek arttı. Bunun nedeni eskiden evliliklerin daha iyi
olması değil, boşanma karşısındaki engellerin giderek
azalmasıdır. Bu engeller parasal (iki evin geçimi bir evinkinden
daha çoktur), toplumsal (boşananlara kuşkuyla bakılırdı) ve
yasal (boşanma nedenleri) nitelikte idi. Boşanma aşk idealinin
en uç sonucu olarak görülebilir. Bir evlilikteki duygusal ve
cinsel anlaşmanın sona erdiği noktada bu zayıf ilişki evlilikte
var olan diğer tüm bağları (parasal, ortak ev, hatta çocuklar)
gölgelemeye başlar.
Kişinin bir
ilişkiyi yetersiz bulması, kısmen söz konusu kişinin ilişkiden
neler beklediğine bağlıdır: yüksek idealleri olan bir kişinin
tatmin olması daha güçtür. Evlilikleri başkaları tarafından
ayarlanan kişilerin beklentileri daha az olacağı için,
evlilikleri beklenenden daha iyi gelişebilir. Öte yandan
beklentilerimiz okuduklarımız, reklamlar, filmler vb. tarafından
belirlendiği için gerçekliğin kendisi bir düş kırıklığı
olabilir.
İlişkilerde
ortaya çıkan sorunlara yeterince dikkat edilmemesi bunun bir
göstergesidir. Örneğin kadın dergilerindeki aşk öyküleri
genellikle "gerçek aşk" hakkındadır; artık sevgililerin
mutluluğunu engelleyecek hiç bir şey yok gibidir. İdeal bir eşle
iyi bir ilişkiyi bile sürdürmenin nedenli güç olduğuna ve çaba
gerektirdiğine hiç değinilmez. Birbiriyle yoğun, yakın ve
duygusal temas her zaman gerginlik ve çelişki yaratır. Dürüstlük
en önde gelen koşullardan birisidir; anlaşmazlıklar her zaman
tartışılmalıdır; hemen herkes şu ya da bu zamanda kuşku, endişe
ve belirsizlik duygularına kapılabilir. Bu insanın karşısındaki
kişiyle olan ilişkisini her zaman yeniden kanıtlaması
gerektiğini gösterir. Duygular yoğunlaştığı zaman kolaylıkla
kavgaya yol açar ve kavgaların kaçılacak değil, değerli bir şey
olduğunu kabul etmeyi öğrenmek son derece önemlidir. Bu tür
ilişki biçimini daha geniş bir toplum kesiti içinde öğrenmek
olanaksızdır. İşte, okulda, kulüplerde, vb. insanların
birbirleriyle ilişkileri çok daha resmidir ve bu ilişki biçimi
çelişkileri çözmek yerine bunları görmemezlikten gelmeyi
amaçlar. Bütün bunları öğrenmenin en ideal zamanı çocukluktur,
insanın içinde yetiştiği ailesiyle birlikte olduğu zamandır.
Böyle bir ilişkinin var olmadığı ailelerde yetişen çocuklar
büyüdükleri zaman bunu deneme ve yanılma yoluyla
öğreneceklerdir. Bu onların çok daha fazla çaba göstermesini
gerektirecektir. Aslında aşkla ilişkisi olmayan birçok başka
etmen de evlilik için verilen kararı belirler. Yalnız olma
korkusu, bakılma isteği, cinsel ilişki gereksinimi ve birçok
kadın için sıkıntılı bir işten kaçış bu etmenlerin bazılarıdır. |
|
|