|
|
|
Sağlıklı bir çevre denilince çoğu insan sessiz, rahat, havası ve
suyu temiz olan, yeni ve ilginç deneyimler yaşamamızı olanaklı
kılan, canlı bir arkadaşlık ortamım içeren güzel bir tatil
ortamını düşünecektir. Sağlıksız bir çevre denilince de,
çoğunlukla, trafik gürültüsüne ve egzoz dumanına boğulmuş
sıkışık kavşaklar ya da bir kömür madenini andıran tozlu, nemli
bir ortamdaki çalışma koşullan akla gelecektir. |
|
|
Çoğumuz, bazı
sağlıksız yönlerinin farkında olsak bile, günlük çevremizin
sağlıksız etkilerinin tümüyle bilincinde değilizdir. Hemen
herkes besin, temiz hava ve temiz suyun çok önemli olduğunu
düşünür. Böyle düşünmekte haklıdırlar da. Bu bizi, çağdaş çevre
kavramına ve bunun bilincinde olmaya verilen öneme götürür.
Ayrıca, içinde yaşadığımız çevrenin hepimiz için ne denli önemli
olduğunun ve çeşitli etmenlerin bu çevreyi sürekli olarak nasıl
tehdit ettiğinin kişilere sık sık anımsatılması demektir, bu.
Çevre korunması sorunu, toplumun bir bütün olarak çevrenin
taşıdığı önemin bilincine varabilmesi için nüfusun çeşitli
kesimleri tarafından gündeme getirilmesi ve desteklenmesi
gereken, temelde politik bir sorundur.
Sürdürmesi zor
olan bu sürekli bilincin kendisidir. İnsan, bir igloo'da (Eskimo
evi) ya da sanayi bölgesindeki bir apartmanda yaşamasını
sağlayabilecek korkunç bir uyum yeteneğine sahiptir. Bu uyum
yeteneği, ancak kişinin çeşitli etkileri ve olayları normal
olarak kabul etmesi halinde işlev kazanır. Örnek olarak yoğun
trafiği olan bir sokakta oturan kişileri ele alalım. Uzun
dönemde gürültünün farkına bile varmaz bir duruma gelecekler ya
da onları ziyarete gelen, henüz uyum sağlamamış bir ziyaretçiye
oranla çok daha az farkında olacaklardır. Ancak gürültüye
alışmaları, bu kişilerin gürültüden etkilenmedikleri anlamına
gelmez. Yapılan gözlemler bu kişilerin uğraşlarında daha az
yoğunlaşma gösterdiklerini, daha az gürültü çıkartarak
uyuduklarım, ailenin diğer üyeleri ile daha az konuştukları, vb.
ortaya koymaktadır. Bazen, bu kişilerin sürekli olarak gürültüye
uyum sağlamaya çalıştıkları, bu çabayla zihinsel enerjilerinin
büyük bir kısmını tükettikleri ve bu nedenle zihinsel
enerjilerini diğer amaçlar için kullanamadıkları görülmektedir.
|
|
|
|
Her birimiz
çevremizle, sağlığımız açısından önem taşıyan sayısız ilişkiye
sahibiz. Çevremiz bizi besin, su ve oksijen sağlamanın yanı
sıra, zararlı ve hastalığa yol açan maddeleri de
barındırmaktadır. Aşırı sıcak, soğuk, kuru ya da gürültülü
çevreler sinirlendirici, hatta dayanılmaz olabilir ve sağlığı
etkileyebilir. Toplumsal çevre, etrafımızdaki kişiler, iş
hayatımız ve toplum sağlığımız üzerinde önemli etkilerde bulunur
ve kendimizi yalnız ya da mutlu hissetmemizi, sıkıntılı ya da
sevinçli olmamızı vb. belirler. Toplumsal çevremizin baskısı
zaman zaman bizi sıkıntıya sokabilmektedir, eğer toplumsal
çevrenin bu baskısı çok güçlü ise, sıkıntımız çeşitli olumsuz
belirtilere yol açabilecek bir gerginliğe dönüşür. |
|
İçimize çektiğimiz yararlı ya da
zararlı maddelerin miktarı, içimize işleyen gürültünün
niceliği, bunların tüm şu ya da bu biçimde ölçülebilir ve
bunlar rakamsal değerler ve birimlerle ifade edilebilir.
İşte bu etkiler fiziksel çevreyi oluşturur. Buna ek olarak,
ölçülemeyen çeşitli etkileri kapsayan ve hiç de daha az
önemli olduğu söylenemeyecek, fiziksel olmayan bir çevre
daha vardır. Buna genellikle toplumsal çevre denir. Bu
güçlerin özelliklerinden birisi etkilerinin genellikle
kişiden kişiye büyük ölçüde değişmesidir. Bazen, bunların
öznel olarak yaşandığı söylenir. Pis koku sorunu fiziksel ve
fiziksel olmayan etkilerin ayırımına ilişkin iyi bir
örnektir. Pis koku, çevrede değişik yoğunluklarda var olan
belirli malzemelerden kaynaklanır. Ne var ki, yol açtığı
sıkıntının, engelin ya da kızgınlığın ölçüsü rakamsal olarak
ifade edilemez. Buna karşılık sıkıntının kendisi insanda
fiziksel bir düzensizlik kaynağına dönüşebilir. İnsanlarda
görülen çeşitli çelişkiler ve kavgalar çevremizdeki çeşitli
olaylardan ve koşullardan kaynaklanmaktadırlar; örneğin çok
yüksek sesle çalan bir radyo ya da diğer kişileri tedirgin
edici davranışları, karşılıklı ilişkilerde görülen olumsuz
tavırlar ve bilgisizlikler. Bu tür etkiler nedeniyle çoğu
kişide ortaya çıkan fiziksel duruma gerginlik (stres) denir.
Birkaç tür gerginlik vardır. Şiddetli gerginlik genellikle
bir korku ya da dehşetten sonra ortaya çıkar. Bu durumda
beliren fiziksel değişiklikler gayet iyi bilinir. Beyinden
gelen uyanlar aracılığıyla diğerlerinin yanı sıra böbrek
üstü bezlerinin de hormon üretimi hızlanır. En önemli
hormonun adını alan bu faaliyete "adrenalin saldırısı"
denir. Bu durum tansiyonun yükselmesine yol açar, bedenin
daha az önemli kısımlarına kanın gitmesi azalır, (solgun
beniz!) ve beden bir tetikte olma durumuna girer. Ancak
aşırı korkunun tam ters bir etkisi olur: İnsan korkudan
hareketsiz kalır (felce uğrar) ve herhangi bir harekette
bulunabilme yeteneğini kaybederek olduğu yerde dona kalır.
Bu olgu yalnız insan türüne özgü değildir; Diğer hayvanlar
(memeliler) için de geçerlidir. Kaçmakta olan bir tavşan
azami bir kamçılanma içindedir; ancak bir düşmanı tarafından
farkına varamadan yakalanırsa, felce uğramış gibi olur ve
ölü gibi görünür. Eğer düşmanı uzaklaşırsa, tavşan birkaç
dakika sonra kımıldayacak ve hemen kaçmaya başlayacaktır.
İnsanın büyük gerginlik ortadan kalkar. Ya da, başarısızlık
halinde, kişi gelecek defa daha iyi olabileceğini düşünerek
avunur. Ancak bir de sürekli (kronik) gerginlik durumu
vardır. Bu durumda kişi sürekli olarak aşırı bir uyarılma
durumu içindedir, kalp gittikçe daha hızlı çarpar, dinlenme
ve gevşeme olanaksız hale gelir. Bu durum, yaptıkları işin
hiçbir zaman tam olmadığı ya da çevreleriyle sürekli olarak
uyum sağlayamadıkları duygusunda olan kişilerde veya
kendilerinden çok fazla şey talep ettiği ya da konumlarını
sürdürmede gerekli olduğuna inandıkları için aşırı çalışan
kişilerde görülür. Sanayi kesimindeki üst düzey yöneticiler
için aşırı dolu bir günlük programa sahip olmak, bir
topluluk töresi, neredeyse bir statü simgesi niteliğindedir.
Sürekli gerginlik genellikle orta yaşlılık döneminde ortaya
çıkar. Genç insanlar o denli kolay zorlanmazlar ve henüz
yaşamın kaçınılmaz katı kalıplarından uzaktırlar. Sürekli
gerginlik yıllarca sürebilir. Eğer ilk belirtiler fark
edilmezse, durumu kabullenme başlar; gerginlik normal bir
durum gibi görülür ve kişinin daha da büyük bir gerginliğe
uyum sağlamasına olanak hazırlanır. Sonunda belirsiz mide ya
da kalp ağrıları, uykusuzluk, endişe, baş ağrısı (genellikle
hafta sonlarında) ya da korkulara ve dehşete hayvanlardan
daha az alışık olduğu ve bu nedenle de onlardan daha kolay
etkilendiği anlaşılmaktadır. Hayvanlar için ise yaşam
mücadelesi günlük bir sorundur. Şiddetli gerginlik derin bir
etki bırakabilir, ancak sağlık açısından tehlikeli değildir.
Gerginlik bir süre sonra dağılır ve çoğunlukla duygusal
olarak da sindirilir. Yoğunluğu daha az olan gerginlikler
ilk anda daha az sarsıcıdırlar, ancak etkilerini daha uzun
bir süre gösterirler. Daha çok uzun zaman çalışarak güç
başarılara ulaşmaları gereken insanlarda görülür. Örneğin
bir sınavdan önce ya da belirli bir tarihte tamamlanması
gereken belirli bir işin yapılması sırasında kişinin
tansiyonu yükselir. Böyle bir gerginlik bazen aylarca devam
edebilir ve sonuçta ortaya çıkan atmosfer asıl olayla hiçbir
bağlantısı bulunmayan insanlarla olan ilişkileri de
etkileyebilir. Örneğin sınav zamanlarında, çoğunlukla tüm
aile bireyleri olaydan etkilenirler. Bu gibi durumlar ender
olarak sağlığın zarar görmesine yol açarlar; genellikle
beklenen tarihten sonra ve özellikle sonuç başarılıysa sırt
ağrısı yakınmalarıyla doktora başvurulur. Bu rahatsızlıkları
hafifletmek için çoğunlukla yatıştırıcı ilaçlar verilir,
ancak bunlar nedenleri ortadan kaldırmazlar. Bu psikosomatik
rahatsızlıklar (belirli bir psikolojik durumun yarattığı
fiziksel bozukluklar) görmemezlikten gelinmemelidir, aksi
halde aşırı gerginlik, koroner rahatsızlıklar, ülser ve
derin bunalım gibi tam bir sinirsel bozukluğa yol açma
tehlikesi büyüktür. |
|
Yukarıda
yazılanları okuduktan sonra çalışma yaşamından ve toplumsal
ilişkilerden uzak kalmamız gerektiği izlenimim edindiyseniz,
yanlış yoldasınız demektir, eğer yeterince yapacak bir
işiniz yoksa, kendinizi herhangi bir şey üstünde
yoğunlaştıramıyorsanız, yaşamda çekici bir şey bulmuyorsanız
ya da diğer kişilerle gerçekten yakın ilişkiniz çok az
olduğu için kendinizi yalnız hissediyorsanız, mutsuz
olduğunuzu düşünürsünüz. İnsanın kendisini yalnız hissetmesi
yalnız olduğu anlamına gelmez. Bir kalabalığın içinde
kendinizi çok yalnız hissedebilir ya da bir kırın ortasında
yapayalnız iken çok mutlu olabilirsiniz. Yalnızlık arkadaş
gereksinimi duygusundan kaynaklanır. İnsan toplumsal bir
hayvandır. Bu, insanların birbirinin arkadaşlığını araması,
birbirine dokunmak istemesi, birlikte yaşamayı arzulaması,
v.b. anlamına gelir. Benzer olgular topluluklar, sürüler ve
yığınlar halinde yaşayan maymun, karga, geyik ya da arı gibi
hayvan türlerinde de görülür. Yalnızlık temelde çağdaş
toplumumuzun bir sorunudur. Geçmişte, insanların hemen hemen
tüm faaliyetlere içinde yaşadıkları, çalıştıkları, boş
zamanlarını geçirdikleri, dinsel-toplumsal adet ve
örflerinin gereklerini yerine getirdikleri küçük
topluluklarda gerçekleştirilirdi. Başlarına ne gelirse
gelsin, her zaman birbirine sıkı sıkıya bağlı bir gruba ait
oldukları duygusunu taşırlardı. Artık bu durum geçerli
değildir. Üstelik, çağdaş insan çok daha bireysel
yönelişlere sahiptir ve kendi benliğine çok daha fazla önem
vermektedir. Belirli küçük gruplara üye olmak artık doğal
bir olgu olmaktan çıkmıştır. Bugün pürüzsüz, tatmin edici
toplumsal ilişkilerin kurulması pek çok kişinin
gerçekleştirmekten uzak olduğu hayali bir durum niteliğini
kazanmıştır. Yalnızlıkla diğerlerine göre daha çok başı
dertte olan belirli toplumsal kesimler oluşmuştur. Yaşlılar,
düzenli ve sorumsuz bir öğrenci yaşamını sürdüremez duruma
gelmiş uzatmalı öğrenciler, göçmenler, kente yeni gelmiş
köylüler, tutuklular, işleri nedeniyle sık sık taşınmak
zorunda kalanlar ya da eski ilişkilerini sürdüremeyecek
kadar toplumsal merdivenin üst basamaklarına tırmanmış
olanlar kolaylıkla yalnızlığa tutsak olabilirler. Ancak,
hiçbir araştırma kendilerini yalnız hisseden insanların aynı
zamanda fiziksel ya da akli hastalıklara tutulmaya özellikle
yatkın olduklarını göstermemiştir. Oysa sıkılan ya da
yaşamlarını yeterince çekici bulmayan insanlar için durum
böyledir. Günümüzde özellikle kentteki ev kadınlarının çoğu
bu tür bir grup oluşturur. Çağdaş evlerde, yapılması gereken
anlamlı işler sınırlıdır ve çocuğu olmayan ya da okul
çağında olan, pek çok kadın boş zamanlarını nasıl
değerlendireceklerini bilememektedir. Bir süre sonra
belirsiz rahatsızlıklardan tedirgin olmakta ve aile
doktorlarını ziyaret etmektedirler. Doktor da, yoğunlukla,
temel nedeni ortadan kaldıramayacağı açık olan bir
yatıştırıcı vermektedir. Oysa yoğun çalışma gerektiren bir
iş, bir spor ya da herhangi bir uğraş (hobi) bu durumda
sıkıntıya en iyi çaredir. Bu, özellikle, insanın işbirliği
yapabileceği ya da konuşabileceği, benzer ya da farklı ilgi
alanları olan diğer kişilerle birlikte olması halinde
geçerlidir. Bazen bir yarışma ya da rekabet unsuru bu
ilişkilerde önem kazanır: bazıları buna karşı çıkabilir.
Onlara göre rekabet, yani daha iyi bir yaşam ve daha çok
şeye sahip olma hırsı, çağdaş toplumun temel sorunlarından
birisidir. Bu, insanın aklına her iki olgunun kaçınılmaz bir
biçimde birlikte var olup olmayacağı sorusunu getirmektedir.
Şurası kesindir ki, meşgul olmak, başkaları ile boy
ölçüşmek, kendi yeteneklerini ve yetersizliklerini tanımak
ve diğer kişilerinkilerle karşılaştırmak, kendine ilişkili
sorunlarda akıl danışmak diğer insanlarla ilişkide
bulunmanın en güçlü güdüleridir. |
|
|
|