|
|
|
Cinsel Sapmalar |
|
Cinsel davranış konusunda
"normallik" ve "anormallik" arasındaki sınırı kesin biçimde
saptamak güçtür. Örneğin eşcinselliğe ilişkin çağdaş kuramlarda
ağırlıklı olarak çevrenin olası etkileri üzerinde durulurken,
bir yandan da biyolojik köken varsayımı öne sürülmektedir. |
|
|
İnsanoğlunun cinsel yaşamı
uyarıların yoğunluğu, cinsel tutum ve davranışın dışavurum
biçimi açısından büyük bireysel farklılıklar gösterir. İnsanda
cinsel işlev yalnızca üremenin hizmetinde değildir; tersine
cinsel işlevin bir parçası olan üreme öznel bir bakış açısıyla
hiç de önemli olmayabilir. Söz konusu etkenler, yani bireysel
düzeydeki büyük cinsel farklılıklar, ayrıca cinsel işlevin çok
çeşitli ifade biçimleri normal kabul edilmesi gereken ile sapma
olarak değerlendirilmesi gereken arasında bir sınır çizilmesini
güçleştirir. Cinsel sapma kavramını kullanmaktan özellikle
kaçınan bazı seksoloji elkitapları vardır. Buna karşılık azınlık
gruplarından söz edilir ya da bu adlandırma kullanılmak
istenmezse "cinsel değişiklikler" tanımıyla yerinilir.
"Sapma" terimi durumu tanımlama açısından en uygun görünendir.
"Sapıklık" terimi daha başından bir ahlaki yargıyı içerir.
"Farklılık" terimi ise kavramı tam anlamıyla karşılayamaz; çünkü
insan türünde erkek ve dişi dışında farklı bir cinsiyetin
üremesi söz konusu değildir. Her normal cinsel etkinliğin bir
sapma öğesi de içerdiği biçimindeki yanlış düşünceyi gözden
geçirmek gerekir. Gerçekten de sevişirken zararsız darbeler,
şaplaklar vb. vurarak eğlenenler sadomazoşist değildir; erotik
görüntülerden hoşlananlar röntgenci değildir; doğal ve sade bir
biçimde çıplaklığını gösterenler teşhirci değildir; eşinin
mektuplarını, fotoğraflarını, kıllarını ya da saçlarını sakla
yanlar da fetişist değildir. |
|
Cinsel Nesne Sapmaları |
Bu sapma içindeki kişiler karşı
cinsteki erişkin bir eşten farklı bir cinsel nesne arayışına
yönelirler. Halk arasındaki yaygın bir inanışa göre, eşcinsellik
görece yeni bir olgudur ve günümüzdeki ahlaki yozlaşmaya bağlı
olarak artmaktadır. Aslında gerek erkek, gerek kadın
eşcinselliği her dönemde ve her ülkede var olagelmiştir; bunlar
gerek "ilkel" olarak tanımlanan, gerek uygar toplumlarda
rastlanan evrensel olgulardır.
Aynı cinsten kişilere karşı cinsel çekim anlamındaki
eşcinselliği her olguya yaymamak ve transseksüellikle
karıştırmamak gerekir. İkinci terim kendilerini biyolojik
cinslerine değil, karşı cinse ait hisseden kişilerin davranışını
tanımlar. Örneğin kendini ruhsal açıdan kadın olarak hisseden
bir erkek eşcinsel değil, transseksüeldir. |
|
|
|
Görülme Sıklığı |
Bu konuda verilerin saptanması güç
ve tartışmalıdır. Bir dizi etken ortaya yanıltıcı rakamlar
çıkarır: Var olan ahlaki değerler nedeniyle "kayıtlı" eşcinsel
sayısının düşük olması; kendilerini çoğunlukta göstermek
düşüncesiyle istatistikçilerin çağrılarına gönüllü olarak yanıt
veren eşcinsellerin "büyük" bir oranı bulması; "gençlerin
zehirlenmesi" korkusuyla istatistik sonuçlarının örtbas edilmesi
suçluluk duygusundan ötürü kendi tercihlerini itiraf etmeye
cesaret edemeyenlerin varlığı; bazı erkek eşcinsellerin
teşhirciliği; kadın eşcinselliğini belirleme güçlüğü; aynı
cinsten kişilerle ergenlik öncesi oyunların eşcinsellik olarak
sınıflandırılması; kararsız erkek ve kadınların gerçek
eşcinseller olarak kabul edilmesi; hiçbir zaman gerçek eşcinsel
eylemlere dönüşmeyen rüya, fantezi ve dil sürçmelerinin
"potansiyel", "dışa vurulmamış" ve "bilinçdışı" eşcinselliğin
kanıtı sayılması.
Seçilen istatistik yönteme göre, insanlar arasında eşcinsellik
oranı yüzde 1-20 arasında değişebilir. Böyle bir sonuç
istatistiksel olarak kesinlikten son derece uzak olmakla
birlikte, yüzde 3-6 arasında oynayan bir oran daha geçerli bir
değerlendirme olarak görünmektedir. Gerek erkek, gerek dişi
memelilerin büyük bölümü, heteroseksüel davranışla aynı ölçüde
olmasa bile, erişkin yaşa geldiklerinde en azından bazı
koşullarda eşcinsel davranışlar gösterirler. Ama bu hayvanlar
arasında yalnızca eşcinsel davranış biçimine çok ender
rastlanır. |
|
Nedenleri |
Bazı insanların eşcinsel olmasının
nedeni hâlâ tam açıklanamamıştır. Bu durum belki de tek bir
etmenin aranmasının sonucudur. Oysa eşcinsellikte rol oynayan
etmenler pek çoktur; bunlardan bazıları biyolojik, bazıları
çevreseldir. Kesin olarak bilinen tek şey eşcinselliğin
köklerinin yaşamın ilk evrelerine, ilk yıllarına dayandığı ve
ergenlikte ya da sonraki yıllarda edinilmiş bir yönelim
olmadığıdır. Bu durum ergenlikten sonra ortaya çıkan eşcinsellik
olguları için de geçerlidir.
Bazı eşcinseller eşcinselliğin olası nedenlerine ilişkin
soruları ilgiye değmez, önemsiz ve ayrımcı bulurlar. Bu
doğrultudaki soruların bir önyargıyı ve eşcinsellik kavramını
patolojik bir olgu olarak görmeyi içerdiğim düşünürler. Bu
yaklaşım da onların hiçbir zaman benimsemedikleri, tersine
mücadele ettikleri bir tutumdur. İnsanlara hiçbir zaman neden
heteroseksüel olduklarının sorulmadığını, eşcinsellerin de böyle
bir soruyu aynı hakla yöneltebileceğini savunurlar.
"Heteroseksüelliğe" yol açan nedenlerle ilgilenmeyi daha kayda
değer bulur ve gerek heteroseksüeller, gerek eşcinseller için
geçerli olan sınırlama ve kısıtlamalarla ilgilenmek gerektiğini
savunurlar.
Bu savlar bütünüyle haksız değildir. Eşcinsellik üzerine birçok
tartışma sonuçsuz kalmıştır, çünkü konu hep nedenler noktasında
odaklaşmıştır. Önyargılar daha garip biçimlerde sunulabilmekte
ve daha "nesnel" soruların arkasına gizlenebilmektedir.
• Edinilmiş eşcinsellikle ilgili varsayım - Psikologlar
ve sosyologlar açısından önemli ve kabul edilebilir görünen bu
varsayımın uzun bir geçmişi vardır. Eşcinselliği yaşamın ilk
yıllarında çocuğun yetiştirildiği ortamın bir sonucu olarak
gören psikanalitik öğreti bu yaklaşıma özellikle önem verir.
Aile ortamı, anne-çocuk arasındaki ilişkiler, bireysel öykü,
sosyal ortam vb. bir eşcinselden diğerine büyük değişiklikler
gösterir. Kuşkusuz eşcinsel tercihe koşullanmanın
"öğrenilmesinin" ortak temelini bunlar oluşturamaz.
Koşullandırmanın yöntemlerle kaldırılması, yani psikoterapi vb.
yöntemlerle düzeltilmesi olanaklı olsaydı, bu sapmayı gösteren
yönelimin gerçekten koşullanmaya bağlı olduğu söylenebilirdi.
Oysa bu gibi işlemler eşcinsellerin yeniden
biçimlendirilmesinde, "hastanın" tedaviye karşı gösterdiği
isteğe karşın başarısız kalmışlardır.
Olguların büyük bölümünde eşcinsel ya da heteroseksüel eğilimin
geriye dönüşü yoktur. Diğer yandan yaşamlarının belli bir
döneminde, her iki cinsin erişkin temsilcileriyle erotik
eylemlere girişen ve yanlış bir biçimde "biseksüel" olarak
sınıflandırılan erkek ve kadınlar da vardır. Bu bağlamda
ergenlik ve gençlikteki bir "biseksüel" dönemin ardından,
heteroseksüel yönelimli bir iyileşmenin gelişmediğini, daha çok
kesin eşcinselliğin ortaya konmasının ya da benimsenmesinin söz
konusu olduğunu vurgulamak gerekir.
• Yapısal eşcinsellik varsayımı - Yakın zamana değin
benimsenen yaygın kanıya aykırı yeni bir varsayıma göre,
eşcinsellik ruhsal kökenli olmaktan çok biyolojik kökenlidir.
Bir başka deyişle bazı insanlar eşcinsel doğar, sonradan
eşcinsel olmaz. Bu kuramın savlarını daha ayrıntılı olarak
inceleyelim: Eşcinsellik daha doğum öncesi dönemde belirlenir.
Henüz aydınlatılamamış olan bir nedenle eşcinselde erkeklik
hormonları, beynin, dişilerden gelen cinsel uyarıları tanımaya
yönelik devrelerini harekete geçirmeyi "unuturlar". Bunun
sonucunda yalnızca erkeklerden gelen cinsel uyarılar algılanır.
Eğer işler gerçekten böyleyse, eşcinselliğin temeli ruhsal
değil, biyolojiktir.
Bu yaklaşım eşcinsellerin niçin kendilerini "hasta"
hissetmediklerini ya da durumlarından rahatsız olmadıklarını çok
iyi açıklar. "Kırgın" ya da "kızgın" bir eğilim göstermeleri
daha çok sansüre ve sosyal yargılamalara bağlıdır. Ayrıca bir
eşcinsel kendisini "normale" döndürmesi isteğiyle bir
psikoterapiste pek başvurmaz. Çünkü eğilimi herhangi bir başka
tip koşullanmayı aşan biyolojik mayasıyla uyuşmaktadır.
Eşcinsel ne hastadır, ne de anormaldir. Biyoloji bize hâlâ
gerçekte "normal kişi" olarak tanımlanabilecek biri olmadığını,
ama birçok sabit farklılaşmalar olduğunu söylemektedir. |
|
Eşcinselliğin Tarihi |
İÖ 2000-3000 arasındaki döneme
değin inen eşcinsellikle ilgili en eski yazılı belgeler Eski
Mısır, Sümer ve Hitit uygarlıklarından kalmadır. Bazı
Mezopotamya tapınaklarında, yakın zamana değin Hindistan'da
süren bir uygulamaya benzer biçimde, kutsal fahişelerin yanı
sıra kültün hizmetine verilmiş eşcinsel fahişeler vardı.
Eşcinsellik konusunda özel bir önemi olan iki eski Doğu halkı
vardır: Hititler ve Yahudiler. İÖ 1400'lerden kalma bir Hitit
yasa derlemesinde erkekler arasında evliliğe izin veren bir
madde belirlenmiştir. Ama bu maddenin yorumu hâlâ tartışmalıdır.
Yahudiler ise eşcinselliğe karşı yürüttükleri şiddetli
mücadeleyle tanınırlar. Batı uygarlığının eşcinselliği mahkûm
etmesinin temelinde önce Museviliğin, daha sonra Hıristiyanlığın
ölümsüzleştirdiği bu mücadele yatmaktadır. Akdeniz uygarlığında
eşcinselliğin göreli olarak daha serbest olduğu, sosyal açıdan
kabul gördüğü, hatta bazı boyutlarıyla yüceltildiği bir ülke de
Yunanistan'dı. Burada pederastik (erkeklerle genç erkekler
arasındaki) ve lezbiyen (kadınlarla başka kadınlar arasındaki)
aşklar gelişip serpilmiş, edebi, sanatsal ve hatta felsefi
saygınlık kazanmıştı.
Eski Yunan sanatının büyük bölümünde eşcinsellik bir esin
kaynağıydı. Çıplak erkek figürleriyle başlayan bu akım İÖ 4. ve
5. yüzyıllarda heykel sanatıyla yüceltildi ve bir daha eşine
ulaşılamayan bir yoğunluğa vardı. Eski Yunan şiirinde de
eşcinselliğe dayanan esinin büyük yeri vardı. Ama yalnızca erkek
eşcinselliği değil, kadın eşcinselliği de işleniyordu. Şair
Sappho'nun şiirleri bunun kanıtıdır. Roma uygarlığının
Cumhuriyet döneminde eşcinsel ilişkiler sert bir baskıyla
karşılaşıyordu. Ama bu baskı yalnızca bir Roma yurttaşı söz
konusu olduğunda uygulanıyor, eşcinsellik bütünüyle
yadsınmıyordu. Çin'in bütün eski tarihi boyunca, özellikle Han
hanedanı döneminde (IÖ 206-IS 220) eşcinsellik çok yaygındı.
Feodal Japonya'da askeri çevrelerde eşcinsellik tipik bir
olguydu. Akdeniz bölgesine dönersek, birçok bakımdan Eski Yunan
uygarlığının mirasçısı olan ortaçağ Arap uygarlığında erkekler
arasında eşcinsel ilişkilerden esinlenen olağanüstü bir şiir
geleneğinin geliştiğini belirtmek gerekir. Ayrıca bu konuya
ilişkin birçok anekdot vardır. Bin bir gece Masalları
okunduğunda, Arap toplumunda eşcinselliğin konumuna ilişkin bir
düşünce edinilebilir. Arap ülkelerinde erkekler arasında
eşcinselliğe ait gelenekler günümüze değin sürmüştür.
Hıristiyanlığın eşcinselliği yasaklamasına karşın, Batı
ülkelerinde de ortaçağ boyunca eşcinsel ilişkilerin, çok yaygın
olmamakla birlikte, sürdüğü anlaşılmaktadır. Papa ve
kardinallerin yasakları, mahkeme kararları ve infazlar bu yasak
aşkın her şeye karşın varlığını sürdürdüğünü kanıtlamaktadır.
Rönesans 15. ve 16. yüzyıllarda eşcinselliğin Eski Yunanistan'ı
anımsatan bir biçimde canlanmasını getirdi. Rönesans
Avrupa’sında eşcinsel olan ya da bu eğilimi heteroseksüel
ilişkiyle birlikte sürdüren pek çok ünlü kişi vardı. Aynı
durumun modern çağ için de geçerli olduğu söylenebilir. |
|
|